Değişim Nasıl Olur?
Klinik Psikolog Seda CANSIZ
Ruhsal değişimin yalnızca bilgiyle değil, güven veren bir ilişki içinde yaşanan yeni bir deneyimle mümkün olabileceğinden söz etmiştik. Peki öyleyse neden terapi ilerledikçe işler bazen kolaylaşmak yerine daha da zorlaşıyor gibi geliyor?
Birçok kişi terapiye büyük bir umutla başlar. İlk seanslarda yıllardır içinde tutulan şeyleri anlatmak, anlaşılmak ve yaşadıklarının sahici bir merakla karşılandığını görmek belirgin bir rahatlama yaratabilir. Fakat bir süre sonra beklenmedik bir şey olur. Seanslara gitmek eskisi kadar kolay gelmez. Tam önemli bir konuya yaklaşılmışken konuşacak bir şey bulunamaz. Randevular ertelenmek istenir. Terapiste karşı öfke duyulabilir ya da bir anda, “Bu terapi bana iyi gelmiyor galiba,” düşüncesi ortaya çıkabilir. İlk bakışta bu bir çelişki gibi görünür.
Madem değişmek, başka türlü düşünmek, hissetmek, hareket etmek istiyorduk, neden değişimin mümkün olmaya başladığı yerde zorlanıyoruz? Bu soruya verilebilecek en kolay cevap, “Gerçekten değişmek istemiyormuş.” olabilir. Oysa psikodinamik kuram bu duruma başka bir yerden bakar. Sorun çoğu zaman değişimi istememek değildir. Değişim, yalnızca yeni bir davranış öğrenmek anlamına gelmez. İnsan değişmeye başladığında, yıllardır onu ayakta tutmuş olan ruhsal işleyiş de sarsılmaya başlar. Bu yüzden ruhsal değişim her zaman doğrusal ilerlemez. Bazen ilerliyormuşuz gibi hissederiz, bazen geri gidiyormuşuz gibi. Umudun arttığı dönemleri, hiçbir şey değişmiyormuş gibi gelen zamanlar izleyebilir.
Semptomun gizli işlevi
Günlük hayatta kaygıyı, takıntıları, öfke patlamaları ya da tekrar eden ilişki sorunları gibi belirtileri ortadan kaldırılması gereken problemler olarak görürüz. Elbette bunlardan kurtulmak istemek son derece doğaldır.
Ancak Freud, semptomlara farklı bir yerden bakar. Freud’a göre semptom yalnızca rahatsızlık veren bir belirti değildir; aynı zamanda kişinin çözemediği bir ruhsal çatışmayla baş edebilmek için geliştirdiği bir uzlaşma biçimi olabilir. Kusursuz değildir. Kişiyi yorar, sınırlar ve acı verir. Ama aynı zamanda kişinin o ana kadar hayatını sürdürebilmesine yardımcı olan bir işlevi de olabilir.
Bu nedenle semptom paradoksal bir yapıya sahiptir. Bir yandan yaşamı zorlaştırırken, diğer yandan kişinin baş etmekte zorlandığı bir şeyi kontrol altında tutmaya çalışabilir. Terapi, belirtiyi yalnızca ortadan kaldırılması gereken bir sorun olarak görmez. Önce onun ne işe yaradığını ve neyi ifade ettiğini anlamaya çalışır. Çünkü belirti, daha derindeki bir çatışmanın görünen kısmı olabilir
Neden Aynı Döngüleri Tekrarlarız?
Hepimiz mutlu olmak, huzurlu ilişkiler kurmak ve acı veren deneyimlerden uzak durmak istediğimizi düşünürüz. Fakat neden bizi defalarca inciten ilişkilere geri döneriz? Neden yıllardır bizi yoran davranışları sürdürürüz? “Bir daha aynı hatayı yapmayacağım,” dediğimiz halde kendimizi neden benzer çıkmazların içinde buluruz?
Freud bu anlaşılması güç döngüyü tekrarlama zorlantısı kavramıyla açıklar. Freud’a göre bunun nedeni insanın acıyı istemesi değildir. İnsan, çözümlenmemiş bazı ruhsal çatışmaları ve geçmişte yaşadığı ilişki biçimlerini farkında olmadan yeniden yaşayabilir. Tekrar edilen şey çoğu zaman acının kendisi değil, tanıdık hale gelmiş ruhsal örüntüdür.
Dışarıdan bakıldığında mantıksız görünen birçok davranış, kişinin kendi iç dünyası açısından bir anlam taşır. Sürekli eleştirildiği ilişkilerin içinde kalan, hep başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarının önüne koyan ya da kendisini değersiz hissettiren ortamlarda kalmaya devam eden biri bunu bilinçli olarak seçmez. Geçmişte kurduğu ilişki biçimlerini, farkında olmadan bugünün ilişkileri içinde yeniden üretebilir.
Değişimin zor tarafı da burada başlar. Bizi sınırlayan örüntüler aynı zamanda yıllardır bildiğimiz, alıştığımız ve ruhsal dünyamızı üzerine kurduğumuz yapılardır. Tanıdık olan şey kötü olsa bile, insan onu nasıl yaşayacağını bilir. Yeni olan ise henüz bilinmez. Bu yüzden, değişim mümkün olmaya başladığında kaygı azalmak yerine artabilir.
Yeni Bir Dünyanın Kaygısı
Freud, bizi yıllardır aynı döngülerin içinde tutan mekanizmaları anlamamız için önemli bir çerçeve sunar. Ancak değişimin sırasında hissedilen kaygının nedenini anlamamıza, sonraki psikanalistler farklı katkılar sunmuştur.
Bion’un “felaketsi değişim” kavramı burada önem kazanır. Buradaki “felaket” sözcüğünü günlük anlamıyla bir yıkım olarak düşünmemek gerekir. Bion’un anlatmaya çalıştığı şey, kişinin kendisi ve dünyası hakkında uzun zamandır kullandığı düşünme biçiminin değişmeye başladığı anlarda yaşanabilen sarsıntıdır. İnsan gelişmekte olduğunu bilse bile, alıştığı dünyadan uzaklaşırken bir süre kayboluyormuş gibi hissedebilir.
Çünkü insan yalnızca eski bir davranışı bırakmaz; bazen kendisi hakkında bildiği bir şeyi de yeniden düşünmek zorunda kalır. Yıllardır kendisini güçsüz gören biri kendi gücünü fark etmeye başladığında, sadece davranışı değişmez. Kendisiyle ilgili bildikleri de değişmeye başlar. Hep terk edileceğine inanan biri yakınlık kurmaya başladığında, yalnızca yeni bir ilişki yaşamaz; başkalarıyla ilgili beklentileri de değişmeye başlar.
Bu nedenle değişim bazı dönemlerde rahatlamaktan çok belirsizlik gibi hissedilebilir.
Winnicott’un çalışmalarında da bu geçiş döneminin kırılganlığı önemli bir yer tutar. Eski uyum ve savunma biçimleri çözülmeye başlarken, insan kendisini bir süre alıştığı biçimde taşıyamıyor gibi hissedebilir. Eski yollar artık eskisi kadar işe yaramazken, yeniler de henüz yeterince tanıdık değildir. İnsanın iki dünya arasında kaldığı bu evre, değişimin en kırılgan ve en çok güvenli bir desteğe ihtiyaç duyulan anıdır.
Değişim Beyinde de Karşılık Buluyor
Psikoterapinin yarattığı değişim sadece soyut bir deneyim değildir. Nobel ödüllü nörobilimci Eric Kandel, psikoterapinin beynimizin işleyişini ve sinir hücreleri arasındaki bağlantıları fiziksel olarak değiştirdiğini kanıtlamıştır. Bu görüş, beyin görüntüleme bulgularıyla da somutlaşmıştır:
- Baxter ve Schwartz, takıntılı-zorlantılı bozukluk hastalarında uygulanan davranış terapilerinin, ilaç tedavisiyle benzer şekilde beynin istemli hareket, öğrenme ve bellek işlevlerini yerine getiren bölgelerini yavaşlattığını göstermiştir.
- Goldapple, ağır depresyon hastalarında uygulanan bilişsel davranışçı terapilerin, beynin öğrenme, bellek ve karar verme merkezlerindeki hücre aktivitesini artırıp ilaç tedavisiyle eşit düzeyde bir iyileşme sağladığını kanıtlamıştır.
- Furmark ve Straube, sosyal fobi ve korkuları olan hastalarda uygulanan terapilerin, beynin stres, korku ve duygu kontrolü ile ilişkili merkezindeki aşırı hareketliliği ilaç tedavisine benzer ölçüde azalttığını göstermiştir.
- Buchheim ve ekibi, uzun süreli psikanalitik psikoterapi gören hastaların, bilinçdışı çatışmalarıyla yüzleştiklerinde beynindeki o aşırı çalışan korku ve alarm merkezlerinin tamamen sakinleştiğini kanıtlamıştır.
Linden ve Messina gibi araştırmacılar, tüm bu bulguları bir araya getirerek şu sonuca varmıştır: Psikoterapi, duygu düzenlenmesi, motivasyon, karar verme ve ödül ile ilişkili beyin bölgeleri ve bunların arasındaki sinir ağları üzerinde ilaçlar gibi etki göstermekte ve kalıcı olarak iyileştirmektedir. Hölzel ve Farb ise sekiz haftalık farkındalık pratiklerinin ardından, stresin yıprattığı hafıza merkezinin toparlandığını ve beynin deneyimsel kendilik-öyküsel kendilik ile ilgili olduğu düşünülen ağlarında yapısal ve işlevsel düzenlemeler geliştiğini saptamıştır.
Psikoterapötik değişim, beynin yalnızca işleyişinde değil, hücrelerin kendilerini yeniden düzenlemeleri (nöroplastisite) ve gen ifadelerini değiştirmeleri üzerinde de anlamlı etki ortaya çıkarmaktadır. Bruce McEwen, kronik stresin beynimizin hafıza merkezine kalıcı olarak hasar verdiğini kanıtlamıştır. Yehuda, Perroud ve Vinkers gibi genetikçiler ise başarılı bir psikoterapi sürecinin ardından, bu hasara yol açan stres ve korku genlerinin yapısındaki olumsuz etkilerin ortadan kalktığını bulmuştur. Yani terapinin etkisi, doğrudan genlerimizin çalışma biçimini değiştirecek kadar derine inmektedir. Karl ve van der Kolk da ağır travma yaşayan insanların korku ve hafıza merkezlerinin boyutlarında fiziksel bir küçülme olduğunu ortaya koymuştur. Pagani ve Bossini ise travma tedavisinde kullanılan EMDR (göz hareketi duyarsızlaştırma ve yeniden işleme) sonrasında, beynin yönetiminin panik üreten korku alanlarından çıkıp mantıklı düşünen kontrol merkezine geçtiğini ve travmanın beyinde bıraktığı hasarın tedaviyle tersine çevrilebildiğini kanıtlamıştır.
Nader, Ecker ve Lane gibi araştırmacıların çalışmaları, değişimin beyinde nasıl kalıcı hale geldiğini çok temel bir süreçle açıklar: Geçmişin acı veren, katılaşmış anıları terapi odasında konuşulduğunda, beyin geçici olarak kırılgan ve esnek bir hale gelir. Beyin o anda, terapistin sunduğu yeni ve farklı bir deneyimle eşleştiğinde, o eski anı beyinde kalıcı olarak güncellenir ve yumuşar. Bu keşif; farklı terapi ekollerinin aslında beynin aynı esneme mekanizması üzerinde etkili olduğunu kanıtlamıştır. Bütün bu bulgular, psikoterapinin “yalnızca konuşmaktan” ibaret olmadığını, beyni doğrudan dönüştüren ölçülebilir biyolojik bir müdahale biçimi olduğunu net bir şekilde göstermektedir.
Sonuç
Ruhsal değişim yalnızca farklı düşünmeyi öğrenmek değildir. Aynı zamanda hem zihnin hem de beynin yıllardır tanıdığı örüntülerin dışına çıkmayı yavaş yavaş deneyimlemesidir. Ancak bu deneyim tek bir içgörüyle ya da güçlü bir kararla gerçekleşmez. Güven veren bir ilişki içinde tekrar tekrar yaşanan yeni deneyimlerle, eski ruhsal örgütlenme zamanla esnemeye başlayabilir.
Bu nedenle terapi sırasında yaşanan her zorlanmayı doğrudan bir başarısızlık olarak görmek doğru olmayabilir. Bazen kaygının artması, belirsizlik hissi ya da eski alışkanlıklara dönme isteği, uzun zamandır değişmeden kalan ruhsal yapının yeniden kurulmaya çalıştığı bir dönemin parçası olabilir. Elbette her güçlük değişimin işareti değildir ve her terapi süreci aynı şekilde ilerlemez. Ancak ruhsal dönüşümün doğrusal olmadığını bilmek, bu iniş çıkışları daha anlamlı bir çerçevede değerlendirmemize yardımcı olabilir.
Değişimin en zor yanı yalnızca alışkanlıklarımızı değiştirmek değildir, henüz tam olarak tanımadığımız yeni bir benliğe doğru yürümektir. Ve bu yüzden, iyileşmenin kendisi kadar, geride bıraktıklarımız da önemlidir.
Kaynaklar
- Baxter, L. R., Schwartz, J. M., ve ark. (1992). Caudate glucose metabolic rate changes with both drug and behavior therapy for obsessive-compulsive disorder. Archives of General Psychiatry, 49(9), 681-689 [Baxter et al., 1992].
- Bion, W. R. (1970). Attention and Interpretation. London: Tavistock Publications [Bion, 1970].
- Bossini, L., ve ark. (2011). EMDR treatment of PTSD: a positron emission tomography study. Journal of Nervous and Mental Disease, 199(11), 890-891 [Bossini et al., 2011].
- Buchheim, A., ve ark. (2012). Changes in prefrontal-limbic function in major depression after 15 months of long-term psychotherapy. PLoS ONE, 7(2), e30887 / American Journal of Psychiatry, 169(3).
- Ecker, B., Ticic, R., & Hulley, L. (2012). Unlocking the Emotional Brain: Eliminating Symptoms at Their Roots Using Memory Reconsolidation. Routledge [Ecker et al., 2012].
- Farb, N. A., ve ark. (2007). Attending to the present: mindfulness meditation reveals distinct neural modes of self-reference. Social Cognitive and Affective Neuroscience, 2(4), 313-322 [Farb et al., 2007].
- Freud, S. (1914). Remembering, Repeating and Working-Through Standard Edition, 12, 145-156.
- Freud, S. (1916-1917). Introductory Lectures on Psycho-Analysis (Psikanalize Giriş Dersleri). Standard Edition, 15-16.
- Freud, S. (1920). Beyond the Pleasure Principle (Haz İlkesinin Ötesinde). Standard Edition, 18, 1-64 [Freud, 1920].
- Freud, S. (1926). Inhibitions, Symptoms and Anxiety. Standard Edition, 20, 75-176.
- Furmark, T., ve ark. (2002). Common changes in cerebral blood flow in patients with social phobia treated with citalopram or cognitive-behavioral therapy. Archives of General Psychiatry, 59(5), 425-433 [Furmark et al., 2002].
- Goldapple, K., ve ark. (2004). Modulation of frontal-limbic pathways in major depression: the effects of cognitive-behavioral therapy. Archives of General Psychiatry, 61(1), 34-41 [Goldapple et al., 2004].
- Hölzel, B. K., ve ark. (2011a). Mindfulness practice leads to increases in regional brain gray matter density. Psychiatry Research: Neuroimaging, 191(1), 36-43 [Hölzel et al., 2011a].
- Kandel, E. R. (1998). A new intellectual framework for psychiatry. American Journal of Psychiatry, 155(4), 457-469 [Kandel, 1998].
- Karl, A., ve ark. (2006). A meta-analysis of structural brain abnormalities in PTSD. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 30(7), 1004-1031 [Karl et al., 2006].
- Lane, R. D., ve ark. (2015). Memory reconsolidation, emotional arousal, and the process of change in psychotherapy. Behavioral and Brain Sciences, 38, e1 [Lane et al., 2015].
- Linden, D. E. J. (2006). How psychotherapy changes the brain: the contribution of functional neuroimaging. Molecular Psychiatry, 11(6), 528-538.
- McEwen, B. S. (1998). Protective and damaging effects of stress mediators. New England Journal of Medicine, 338(3), 171-179 [McEwen, 1998].
- Messina, I., ve ark. (2013). Somatic and cognitive processes in psychotherapy: A review of neuroimaging studies. Frontiers in Psychology, 4, 843 [Messina et al., 2013].
- Nader, K., ve ark. (2000). Fear memories require protein synthesis in the amygdala for reconsolidation after retrieval. Nature, 406(6797), 722-726 [Nader et al., 2000].
- Pagani, M., ve ark. (2013). Neurobiological changes in PTSD patients with EMDR therapy. Frontiers in Neuroanatomy, 7, 43 [Pagani et al., 2013].
- Perroud, N., ve ark. (2013). BDNF methylation changes in dialectical behavior therapy for borderline personality disorder. Psychological Medicine, 43(12), 2495-2505 [Perroud et al., 2013].
- Schwartz, J. M., ve ark. (1996). Systematic changes in cerebral glucose metabolic rate after successful behavior modification therapy of obsessive-compulsive disorder. Archives of General Psychiatry, 53(2), 109-113.
- Straube, T., ve ark. (2006). Effect of cognitive-behavioral therapy on brain activation in specific phobia. NeuroImage, 29(1), 125-135 [Straube et al., 2006].
- van der Kolk, B. A. (2014). The Body Keeps the Score: Brain, Mind, and Body in the Healing of Trauma. Viking.
- Vinkers, C. H., ve ark. (2021). Successful trauma-focused therapy for PTSD is associated with DNA methylation changes. Molecular Psychiatry, 26(3), emergency services-997 [Vinkers et al., 2021].
- Winnicott, D. W. (1953). Transitional Objects and Transitional Phenomena (Geçiş Nesneleri ve Geçiş Olguları). International Journal of Psychoanalysis, 34, 89-97.
- Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment. London: Hogarth Press [Winnicott, 1965].
- Yehuda, R., ve ark. (2013). Epigenetic biomarkers of PTSD symptom changes following psychotherapy. Psychoneuroendocrinology, 38(11), 2634-2642 [Yehuda et al., 2013].
