Ruhsal Değişim Bilgiyle mi Olur, İlişkiyle mi?

Klinik Psikolog Seda CANSIZ

İnsanlar artık yalnızca bilgi almak için değil, dertleşmek için de yapay zekâ ile konuşuyor. Bir tartışmanın ardından içini dökenler, ilişkileri hakkında fikir soranlar, gece uyuyamadığında yaşadıklarını anlatanlar, hatta kendisini anlamaya çalışanlar…

Karşımızda etten kemikten bir insan olmamasına rağmen, bu yeni dert ortağı her an ulaşılabilir olması, yargılamaması, sabırla dinlemesi ve istediğimiz anda ekranı kapatabilme konforuyla hayatımızda giderek daha fazla yer ediniyor.

Fakat bu kolaylığın arkasında derin bir yalnızlık var.

Günlük hayatın koşuşturmacasında çoğumuz kendimizi anlatacak alan bulamıyoruz. Yakınlarımızı aradığımızda onların da kendi dertleriyle boğuştuğunu görüyoruz. Bazen daha sözümüz bitmeden tavsiyeler geliyor. Anlatmak istediğimiz şey, birkaç cümleyle açıklanıp geçiliyor. Sosyal medyada ise anlaşılmaktan çok yargılanma riskiyle karşı karşıya kalıyoruz.

Yapay zekâ bunların hiçbirini yapmıyor; sözünüzü kesmiyor, sıkılmıyor, “Boş ver” demiyor. Gece üçte de ulaşıyorsunuz, sabah altıda da.

İnsanlar yalnızca cevap aradıkları için değil, anlatabilecekleri bir alan buldukları için yapay zekaya yöneliyor. Elbette insanın anlaşılma ihtiyacı yeni değil; sadece bu ihtiyacı karşılama yollarımız değişiyor.

Yapay zekanın sunduğu bu konfor ile ruhsal değişim aynı şey midir?

Yapay zekâ bize fikir verebilir, daha önce düşünmediğimiz sorular sordurabilir. Bir olay anlatırsınız, olası nedenleri sıralar; bir ilişki örüntüsü anlatırsınız, bağlantılar kurup fark etmediğiniz noktaları gösterebilir, hatta bazen şaşırtıcı derecede isabetli yorumlar yapabilir. Ama insanın zorlandığı her yerde eksik olan veya gereksinim duyulan şey bilgi değildir. Birçok insan neden kaygılandığını, neden sürekli onay aradığını ya da neden hayır diyemediğini zaten biliyor. Sigaranın zararlarını bilen birinin içmeye devam etmesi, ertelemenin mantıksızlığını bilen birinin ertelemeye devam etmesi gibi. Defalarca “Bu ilişki bana iyi gelmiyor” diyen biri, tekrar aynı kişiyle görüşebiliyor.

Fakat sadece bunları bilmek değiştirmeye yetmiyor. Çünkü insanın yaşadığı şey yalnızca düşünsel bir mesele değildir; duygusal olarak da yaşanıyordur. Duygular ise çoğu zaman yalnızca yeni bir açıklamayla değişmez. Bir deneyim içinde dönüşür.

Son yıllarda psikoloji içeriklerinin önemli bir kısmı da insanı anlamaktan çok sınıflandırmaya yönelmiş durumda. Sosyal medyada birkaç dakika geçirdiğimizde “Hayatınızdaki narsisisti tanımanın yolları”, “Toksik insanlardan kurtulmak için” ya da “Manipüle edildiğinizi gösteren işaretler” gibi onlarca başlıkla karşılaşıyoruz. Bu içerikler bazı şeyleri fark etmemizi sağlayabilir; ancak insanları anlamaktan çok etiketlemeye başladığımızı da kabul etmeliyiz. Bize ilişkilerimizi merak etmeyi değil, onları kategorilere ayırmayı öğretiyorlar. Bir tartışmanın ardından “Burada ne yaşandı?” diye düşünmek yerine doğrudan “Karşımdaki narsisist mi?” sorusunu soruyoruz.

Yapay zekâ da benzer şekilde ilişkinizin hangi kategoriye girdiğini söyleyebilir. Bir test, hangi kişilik tipine benzediğinizi gösterebilir. Ama insan ruhu kategorilerden çok daha karmaşıktır ve bir ilişkiyi yalnızca karşı tarafın özellikleriyle açıklamak yeterli değildir.

“Ben neden bu ilişkinin içindeyim?”, “Neden vazgeçemiyorum?”, “Neden aynı yere tekrar dönüyorum?” Bu soruların hazır cevapları yoktur. Çünkü her insanın hikayesi ve yaşadıklarına verdiği anlam kendine özgüdür.

İnsanlar yaşadıkları yoğun duygulardan ziyade, o duyguların anlaşılmadığını hissettiklerinde yalnızlaşırlar. Kimi zaman küçümsendiklerinde, kimi zaman aceleyle açıklanmaya çalışıldıklarında, kimi zaman da birkaç kelimeyle etiketlendiklerinde bu yalnızlık katlanır. Bu yüzden bizler yüzyıllardır yalnızca cevap (bilgi) aramıyoruz; acımıza, sevincimize tanıklık edecek birini de arıyoruz.

Psikoterapiyi Farklı Kılan Nedir?

Çevremizdeki insanlar bizi rahatlatmaya, sorunu hemen çözmeye veya iyi niyetle moral vermeye çalışırlar. Örneğin günlerdir aklınızdan çıkmayan bir hata yaptınız ve bunu bir arkadaşınıza anlattınız. “Boş ver, kimse onu düşünmüyordur bile” dediğinde haklı olabilir ama içiniz rahatlamaz. Çünkü insanın ihtiyacı kendisini ikna edecek biri değildir; korktuğu şey ortaya çıktığında oradan kaçmayacak ve kendisine eşlik edecek biridir. Yaşadığımız duygunun hemen düzeltilmeye değil, görülmeye ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır. Değişimi başlatan şey o duygunun ortadan kalkması değil, ilk kez biriyle birlikte taşınabilmesidir. Bu, kulağa basit gelebilir. Ama çoğu insanın hayatında sandığından daha nadir yaşadığı bir deneyimdir.

Psikanalist Wilfred Bion, bu nadir deneyimi “Kapsayan ve Kapsanan” modeliyle açıklar. Bion’a göre insanın tek başına katlanamadığı ve anlamlandıramadığı duygular “kapsanan”dır. İnsanın ruhsal olarak değişebilmesi için, onun duygularıyla kalabilecek ve ona anlam kazandırarak geri verebilecek canlı bir “kapsayana” yani başka zihne ihtiyacı vardır. Yapay zekâ size bilmeniz gereken her şeyi sıralayabilir ancak sizinle birlikte o duygularla kalabilecek canlı bir kapsayan olamaz.

Psikanalist Heinz Kohut için empati yalnızca nazik olmak değildir; insanın yaşadığı dünyaya, mümkün olduğunca onun bulunduğu yerden yaklaşmaya çalışmaktır. Terapist danışanın neden vazgeçemediğini, neden öfkelenemediğini, neden aynı yere tekrar tekrar döndüğünü anlamaya odaklanır. Dışarıdan mantıksız görünen birçok davranış, kişinin kendi hayat hikayesi içinde anlamlıdır. Anlaşılmak, kişiye hak vermek ya da onu onaylamak anlamına gelmez. Kişinin yaşadığı dünyayı anlamaya çalışmak anlamına gelir. Değişim, kişinin yıllardır bildiği bir gerçeği yeniden duyması ile değil; başka birinin zihninde gerçekten anlaşılmış olduğunu deneyimlemesiyle başlar.

Son yıllarda yapılan nörogörüntüleme çalışmaları da insanın başka bir insan tarafından anlaşılmasının yalnızca psikolojik bir deneyim olmadığını, bu deneyimin beynimizde nasıl karşılık bulduğunu bize göstermektedir.

İyileşme sadece terapistin kullandığı teknikle değil, kurulan bağın kalitesiyle ilgilidir. Çocuklukta kurulan bağlarımız beynimizin duyguları yöneten kısmını nasıl şekillendirdiyse, terapideki güvenli bağ da burayı yeniden yapılandırır.

Schore ve Siegel’in gösterdiği gibi; zihnimiz, beynimiz ve ilişkilerimiz tek bir bütün olarak çalışır. Gallese’nin bahsettiği ayna nöronlar sayesinde, terapistin odadaki empatik duruşu bedenimize ‘anlaşıldın’ sinyali gönderir. Porges’in “Polivagal Teorisi”nde anlattığı gibi; bu

güven hissi, vücudumuzu o sürekli tetikte bekleyen “savaş ya da kaç” modundan çıkarır. Vücut tehlikenin bittiğini anladığında biyolojik olarak sakinleşir, savunma kalkanlarını indirir ve değişime hazır hale gelir.

Sonuç

Teknoloji gelişmeye devam edecek, yapay zekâ çok daha kusursuz cevaplar verecektir. Bugün birkaç saniye içinde sayısız açıklamaya, kurama ve yoruma ulaşabiliyoruz. Elbette ki bu çok değerli. Fakat bir insanın başka bir insana merakla yaklaşabilmesi, onu hemen açıklamaya ya da bir kategoriye yerleştirmeye çalışmadan anlamaya çalışması hala nadir bir deneyim.

Bu yüzden ruhsal değişim her zaman yeni bir bilgi edinmekle başlamaz. Yıllardır bildiğimiz bir şeyi, ilk kez farklı bir ilişki içinde deneyimlemekle başlar. Ve bu nedenle teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın başka bir insanla karşılaşma ihtiyacı ortadan kalkmayacaktır.

Çünkü bazı soruların yanıtı bilgiyle bulunur. Ama bazı yanıtlar ancak iki insan birlikte merak ettiğinde ortaya çıkar.

Kaynaklar

  • Bion, W. R. (1962). Learning from Experience. London: William Heinemann.
  • Gallese, V. (2009). We-ness, embodied simulation, and psychoanalysis. Psychoanalytic Dialogues, 19(5), 519-536.
  • Gallese, V., Eagle, M. N., & Migone, P. (2007). Intentional attunement: Mirror neurons and the neural underpinnings of interpersonal relations. Journal of the American Psychoanalytic Association, 55(1), 131-176.
  • Kohut, H. (1959). Introspection, empathy, and psychoanalysis: An examination of the relationship between mode of observation and theory. Journal of the American Psychoanalytic Association, 7(3), 459-483.
  • Porges, S. W. (2001). The Polyvagal Theory: phylogenetic substrates of a social nervous system. International Journal of Psychophysiology, 42(2), 123-146.
  • Schore, A. N. (2000). Attachment and the regulation of the right brain. Attachment & Human Development, 2(1), 23-47
  • Siegel, D. J. (2012). The Developing Mind: How Relationships and the Brain Interact to Shape Who We Are. Guilford Press.